Şizoid Kişilik Bozukluğu

Şizoid kişilik bozukluğunu tanımlayan en önemli özellik, bu kişiler duygusuzdurlar. Hiçbir duygu kırıntısı yoktur o insanlarda. Gülmez, ağlamaz, sevinmez, üzülmez, endişe etmez, yüzüne baktığınız zaman herhangi bir duygunun varlığına dair bir iz göremezsiniz.

Duygusuz bir insan olabilmesi mümkün değildir. İnsan eğer yaşıyorsa iç dünyasında bir duygu oluşuyor demektir. Fakat bir şekilde bu duygunun ifade edilmesi, dışa vurulması, seslerimiz, beden dilimiz, vurgularımız kişiden kişiye farklılık arz eder.

Şizoidlerin yüzünde hiçbir ifade yoktur. Adeta yüzlerinde bir maske vardır. Beynimiz de yüzümüzdeki o mimiklere duyarlıdır. Eğer yüzümüz düşmüş ise beynimizde duygu durumumuzu düzenleyen mekanizmalardan bir tanesi olan amigdala bunu işlerin yolunda gitmediği, bir problemin olduğu şeklinde algılar ve bu yüzümüzdeki ifadeden hareketle duygularımızı bir tık daha aşağıya indirir ve kısır döngüye girer kişi. Kişi üzüldükçe duygu durumu daha da kötüye gider. Çünkü amigdala o an bizim için hangi duygunun uygun olduğuna karar veren mekanizmadır. Badem büyüklüğünde, iç beyinde bulunan bir mekanizmadır, önemli, stratejik bir yapıdır. Amigdala o esnada hangi duyguyu hissedeceğimize karar verir ve doğru duyguyu hissedebilmemiz için amigdalamızın, iç dünyamızdan ve dış dünyamızdan veri almaya ihtiyacı vardır. Bu verilerden bir tanesi de yüz ifadesidir.

Yüzümüz düşmüşse amigdala işlerin yolunda gitmediği, olumsuz bir ortamda olduğumuz şeklinde bunu algılar ve buna bağlı olarak negatif bir duygu durumu açığa çıkartır. O anlamda yüz ifademizi değiştirmek duygu durumumuza olumlu yönde etki eder.

Yüz ifademizi değiştirmemizi sağlayacak en kısa ve etkili yöntem kaş kaldırmadır. Buna bağlı olarak içimizdeki duygu durumumuzu yönetebilmemiz mümkün olur. Şizoidlerin yüzünde duygu durumlarına ait bir duygu kırıntısı bile yoktur. Bu insanlarda elbette ki duygu açığa çıkar fakat onu hissetmezler. Duygunun açığa çıkmasıyla duygunun hissedilmesi aynı şeyler değildir. Şizoidlerin duygu algı eşiği oldukça yüksektir. Bu insanlar hiçbir şekilde duygu hissetmezler. Dolayısıyla dış dünyaya bir duygu yansıması yoktur.

İkinci özellikleri asosyaldirler. Yalnızlığı çok severler. Bu insanlar birinci derecede yakın akrabaları dışında hiç kimse ile yakın ilişkiye girmezler. Çünkü insanlara güvenmezler. Çünkü bir insanın kendi kendine yetebileceğini, bir insanın kendi ayakları üzerinde durabileceğine inanırlar. Beyinlerinin arka planlarında böyle bir inanışları vardır. Dolayısıyla insanlardan uzak dururlar. Tercihen evlenmezler. Zaten bunların cinsel ilgileri de son derece düşüktür; ister erkek olsun ister kadın olsun. O anlamda evliliği de çok fazla tercih etmezler. Evlendikleri takdirde de iyi bir eş ya da iyi bir ebeveyn olmayı beceremezler. Çünkü iletişim yetenekleri son derece sınırlıdır. Duygularını ve düşüncelerini hiçbir şekilde dışarıya vermezler. İnsanlara karşı da bir güvensizlikleri vardır zaten.

Hatta bazı vakalar vardır ki gündüz dışarıya çıkmazlar. Gündüz alış veriş yapmazlar gece açık olan yerlerden alış veriş yapmayı tercih ederler. Günlük işlerini gündüz değil de gece karşılamayı tercih ederler.

Şizoid kişilik yapısının ortayü çıkmasında genetik faktörler büyük rol oynuyor. Bununla beraber genetiğin buna etkisi % 40 civarındadır. % 40 oranında çevresel faktörler etkili, %20 oranında da kişinin kendi tercihleri etkilidir. Bu insanların anne ve babalarına baktığımız zaman çocuklarına karşı ilgisiz olduklarını görüyoruz.

Yalnız ve ilgisiz bırakılmış bir çocuk içinde bulunduğu durumu mantığa bürümek durumundadır. Eğer çocuk bunu kişileştirir ve “Ben zaten değersiz biriyim, anne ve babam benimle ilişki kurmamayı tercih etti, bu da benim aşağılık bir insan olduğumu gösterir.” derse o çocukta özgüven eksikliği olacaktır. Bir şekilde çocuğun kişiliğini koruması lazım. Dolayısıyla bu mevcut duruma, yalnızlaştırılmaya, iletişimsizliğe, izole olmaya, bir kılıf uydurması gerekiyor. Kendi kişiliğini korumak adına. Ve diyor ki çocuk; “Demek ki insanların var olabilmesi için birbirleriyle ilişki kurmasına, etkileşim içinde olmasına gerek yok.”

Aksi takdirde “İnsanlar birbirlerine ihtiyaç duyarlar, iletişim kurmak insan olmanın bir gereğidir, bizim insanlarla iletişim içinde olmamız lazım.” gibi çıkarıma ulaşsa o zaman “Neden anne ve babam benimle iletişim kurmuyor? Demek ki beni sevmiyorlar, demek ki ben iletişime değer birisi değilim, demek ki ben değersizim.”e gider o yol. O yola girmemek için insanların tek başlarına kendi ayakları üzerinde durabilecekleri yargısına ulaşır.

Zaten genetik olarak duygularını dışa vurmama, kendini ifade etmeme eğilimi vardır, anne babasından da bunu görmüştür. Bir de bunu mantığa bürümüştür, içselleştirmiştir, bir yargı haline getirmiştir. Diğer bir deyişle kişisel tercihini de yalnızlıktan yana yapmıştır.

Toplumda şizoid oranı % 7,5’tur ki bu oran oldukça yüksektir. Dolayısıyla yüzüne baktığımız zaman maske olarak tanımlayabileceğimiz, duygusuz, ifadesiz insanlar söz konusu ise bu insanların bir şekilde şizoid kişilik yapısından etkilenmiş olduğu düşünülür.

Bizde şizoid kişilik yapı varsa o zaman aynanın karşısına geçip biraz mimik çalışacağız, oyuncular, tiyatrocular gibi. Günlük hayatta duyguyu ne kadar iyi verebiliyorsak karşı tarafa o kadar iyi bir iletişimciyizdir. O anlamda doğuştan böyle bir özelliğimiz yoksa o zaman iş başa düşmüş demektir. Bu konuda çalışarak eksikliğimizi giderebilmemiz; çok iyi bir iletişim uzmanı olamasak bile en azından asgari düzeyde, ilişkilerimizi sürdürebilecek bir hale gelebilmemiz mümkündür.

Sonra bu mimiklere ses vereceğiz. Sesimizi hüzünlü hale getireceğiz, sesimizi öfkeli hale getireceğiz.

Üçüncü aşamada beden. Vücut duruşumuzu da ses tonumuza uygun hale getireceğiz.

Bu şekilde bir farkındalık oluşturuyoruz. Bunu yaptıkça duygularımızı ifade konusunda daha nitelikli olmaya başladığımızı göreceğiz.