İLİŞKİLERDE SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ

Kişiler arası sorunlarla karşı karşıya isek öncelikli olarak kendi güvenlik bölgemizi devreden çıkartmamız gerekiyor. Kendi güvenlik bölgemizi devreden çıkartmadığımız halde üst beyinde yerleşik aklımızı verimli bir şekilde kullanamıyor olduğumuz halde bizim o sorunu doğru bir şekilde anlamlandırarak ona yönelik çözümler üretip, bu sorunları yine sükûnetle, suhuletle, serinkanlılıkla hayata geçirebilmemiz pek de olası değildir. Öncelikli olarak iğneyi kendimize batırmalıyız.

Karşı taraftan gelen hatalı tutum ve davranışlar beynimizin hangi bölgesi tarafından karşılanıyor? Üst beyin yeterince devreye girebiliyor mu? Kişi aklını yeterince kullanabiliyor mu? Yoksa daha ziyade sorunu alt beyniyle diğer bir deyişle güvenlik bölgesiyle karşılama, anlamlandırma ve buna bağlı olarak vereceği tepkiyi oluşturma yönelimi içinde mi? Öncelikli olarak bunu anlamaya çalışmalıyız.

Karşımızdaki kişi bize kötü davrandığında ne hissediyoruz?

Eğer orada bazı yoğun duygulardan bahsediliyor ise bu duyguların varlığı ve yoğunluğu, bu davranışların tutum ve tavırların üst beyin değil de daha ziyade alt beyin tarafından karşılandığını bize anlatıyor.

Bu duygular genellikle öfke ve korkudur. Daha ziyade duygu devrede ise bu iki duygudan bir tanesi mutlaka devreye girmiştir. Bununla beraber ikincil duygular da vardır. Hüzün, keder, kırgınlık, pişmanlık, yetersizlik, aşağılanma vb. ikincil duygular da vardır. Fakat bu duygulara eşlik eden korku veya öfke duygusu muhakkak vardır.

Duyguların devreye girmesi demek hormonlar aracılığıyla tüm benliğin etkilenmesi demek. Düğmeye basılıyor ve tüm benlik etkileniyor. Beynin üst bölgesi yani korteks diye adlandırdığımız yönetim mekanizması da bundan etkileniyor.

Örnek verecek olursak, geçtiğimiz yıllarda Güney Doğu Anadolu’da terörün yoğun olarak yaşandığı dönemlerde oradan emekli bir general şöyle bir ifade kullanmıştı: “Bölgeye yeni gelen, hakimler, savcılar veya kaymakamların bölgenin gerçeğini anlayabilmeleri için evlerinin önünde birkaç tane el bombası patlatıyorduk.” diyor. Hakim olsun, savcı olsun belli bir eğitim almış; akılları eğitilmiş kişiler.

Peki bu neden yapılıyor? Bu insanlar bir şekilde o bölgedeki sorunlara aklıyla çözüm üretme çabası içerisinde. Hakime, savcıya veya kaymakama sorduğunuzda üniversite de çeşitli bilgiler öğrenmiştir. Bu bilgiler çeşitli hayat tecrübesiyle harmanlanmıştır ve görev yapacağı bölgede sorunları çözme sürecinde aklını kullanacaktır. Fakat bombalar patladığında güvenlik bölgesi olan alt beyin devreye giriyor. Diyor ki “Burası güvenli bir yer değil”. O dönem orada görev yapan generallerin hepsi psikolojik harp teknikleri konusunda iyi eğitilmiş insanlar. İnsan psikolojisini çok iyi bilen insanlar. Evin önünde toplar patladığı andan itibaren güvenlik bölgesi devreye girer; akıl devreden çıkar. Çünkü oradaki işleyiş, askerin kontrolü altında askerde sorunlara kendi güvenlik politikaları aracılığıyla çözümler üretmek çabası içerisindedir. Kendi güvenlik politikalarını takip ediyorlar askerler o dönemde orada. Faili meçhuller, gözaltılar, işkenceler, operasyonlar, tutuklamalar, köy boşaltmalar var. İşte bunlar ordunun güvenlik politikaları, problemleri kendince çözmeye çalışıyorlar. Fakat sivil insiyatif daha ziyade güvenlik politikalarına uyum sağlayamama, kendi aklını kullanarak alternatif çözümler üretme çabası içerisindedir. Ordu bunu doğru bulmadığı için o sivil yönetimi kendi çizgisine getirtme sürecinde bombaları patlatıyorlar. Sonuçta kaymakam da olsa, hakim veya savcı da olsa o da bir insan. Alt beyni devreye giriyor ve girdiği andan itibaren üst beyni devreden çıkıyor. O kişi artık sahip olduğu birikimi, bilgiyi, tecrübeyi, eğitimi neticesinde aldığı o potansiyeli sürece gerektiği gibi yansıtamıyor. Akıl devre dışı kalmış vaziyette ve o da o bölgede cereyan eden güvenlik politikalarının bir parçası haline geliyor. İnsan hakları ihlali söz konusu olduğu zaman bir hakim, bir savcı olarak onun peşine düşmesi , engellemesi gerekirken göz yummaya başlıyor. İdareci olarak sürece bir kaymakam olarak müdahele etmesi gerekirken duymadım, görmedim, bilmedimi oynamaya başlıyor ve o sivil otoritenin varlığına rağmen orada o güvenlik politikaları yoğun bir şekilde uygulanabiliyor.

Sebep; işte kişide var olan o alt beyinde yerleşik amigdalanın yani güvenlik bölgesinin devreye girmiş olması.

Dolayısıyla kişiler arası ilişkilerde karşımızdaki kişiyle ilgili bir sorun söz konusu ise güvenlik bölgemizin devreye girmemesini sağlamak ile mesulüzdür. Bunu başarmak, becermek durumundayızdır.

Aksi takdirde, Güneydoğu’da o zor yıllarda, 90’lı yıllarda görev yapan hakimler, savcılar, kaymakamların düştüğü duruma düşeriz. Çünkü alt beyinde yerleşik güvenlik bölgesi kendince güvenlik politikaları izleme eğilimi içerisindedir. Aynen ordunun siyasete müdahele etmesi gibi kendi güvenlik politikalarını yapmaktadırlar ki başlıca

2 tane güvenlik politikası vardır. Kal kavga et veya kaç kurtul şeklinde. Başka bir çözüm de üretememektedir. “Elindeki tek araç çekiç olan bir insan herkesi ve her şeyi bir çivi olarak görür.” der bir sözde. Alt beynin de elinde iki tane araç vardır. Bu iki araçla problemlerini çözmeye çalışıyordur. Fakat iş üst beyine gelebilse üst beyinde birçok seçenek üretebilme potansiyeli vardır. Çünkü üst beyinde bilişsel zeka çalışıyor. İkincisi duygusal zeka çalışıyor. Duygusal zeka da ticari zekayı, sosyal zekayı, sanatsal zekayı, bedensel zekayı, mekanik zekayı vb. onlarca çeşit alt zeka çeşidini barındırıyordur. Diğer bir deyişle insanın sahip olduğu o içsel kaynaklar üst beyinde duygusal zeka tarafından yönetiliyor. Aynı şekilde ruhsal zeka da vicdan, sağduyu olarak tanımladığımız o yapıda ahlaki ve dini prensipler ışığı altında hareket etme çabası içerisindedir. Kişi üst beynini kullanarak sorunlara güzel ahlakın, dinin kabul edeceği, toplumun kabul edeceği, kişinin kendisine olan etkisi göz önünde bulundurularak orta yolu bulma potansiyeline sahiptir.

Güvenlik bölgemiz devreden çıkabilirse eğer.