Genlerle kavga edemezsiniz. Tabiatla kavga edemezsiniz. Havaya, ateşe, suya yiğitlik olmaz demiş atalarımız.

Ona bir şey daha ekleyelim. DNA’lara da yiğitlik olmaz. Genlere de yiğitlik olmaz. 

16. yüzyılda İngiliz Felsefeci John Locke’un ortaya attığı bir teorem vardır: “Tabula rasa” Boş kağıt. Her çocuğun boş bir kağıt olarak dünyaya geldiğini anne ve babasının onu yazdığını iddia eden bir görüştü. Fakat günümüz genetik çalışmalarının bunun hiç de böyle olmadığını ortaya koyuyor.

İnsan boş bir kağıt olarak doğmuyor. Aksine dolu bir kağıt olarak doğuyor anne ve baba o kağıttan bazı şeyleri siliyor, o kağıdı karalıyor, bozuyor. Yani fıtratı bozuyor.

O açıdan çocuklarımızın sanat eseri gibi, orijinalliklerine hürmet edeceğiz.

Bize düşen fıtrata hürmet etmek, fıtratın önündeki engelleri ortadan kaldırmaktır. Sürece nezaret etmektir.

Şimdi dönüp şöyle bir kendimize bakalım. Acaba kendi fıtratımızla, gerçeğimizle barışık mıyız?

Nefsi terbiye edelim derken kolunu bacağını mı kırdık? Cüzi irade alanından çıkıp külli iradenin alanına mı tecavüz ettik? Genlere mi müdahale ettik? İnsan mühendisliğine mi soyunduk acaba?

Şöyle bir bakalım.

“Hocam benim içimdeki çocuğun, yakınlaşmacı tarafımın geleceğe dair çok istekleri, arzuları var.”

E ne yapıyorsun?

“Ben onu hep bastırıyorum.”

Allah u Teala o içindeki çocuğu senin ayağına bağ, başına bela olsun diye vermedi. O çocuğu zorluğun yanındaki kolaylık olarak verdi. Sana düşen o çocuğu güzelce terbiye etmek, hayata hazırlamak. Aynen kendi çocuğunu terbiye eder gibi.

Biz fıtrata dönmeden, kendimiz olmadan Mevla’nın içimize yerleştirdiği o özellikleri, o fıtri özellikleri açığa çıkarmadan fıtratımızla kendi gerçeğimizle barışmadan misyonumuzu ifa edemeyiz….