DENGE

Beynimizin orta alt bölümünde amigdala dediğimiz bir yapı var. Bizim güvenlik bölgemiz. Aynı zamanda duygularımızın da oluşumu sağlayan limbik sistemimizin de bir parçası. Amigdala bir yandan bizim güvenlik bölgemizin oluşumunda etkili olduğu gibi aynı zamanda duygularımızın oluşumunda da önemli rol oynayan bir unsur.

Amigdalanın asıl vazifesi acıdan kaçınmak ve hazza ulaşmaktır. Acıdan kaçınmak, güvenlik bölgemiz için neden bu kadar önemlidir? Çünkü acı verici şeyler varlığımızı tehdit eder. Amigdalanın görevi de varlığımızı korumak, güvenliğimizi sağlamaktır. Dolayısıyla acı söz konusu olduğunda amigdala devreye girer. Böbrek üstü bezlerimizden adrenalin veya noradrenalin salgılar. Bunlar tamamen bilinç dışı gerçekleşen olaylardır. Biz o esnada belki radyo dinliyoruz, kitap okuyoruz, yemek yiyoruz veya işimizde gücümüzdeyiz. Fakat bir şekilde dış dünyadan gelen uyarıcılar, iç dünyamızda, kişiliğimizin o derin yapısında biz farkında olmadığımız bir etkiyi meydana getiriyor.

İşte o amigdala için acı mı önemli yoksa haz mı daha önemli? Haz neden bu kadar önemlidir? Çünkü varlığımızı devam ettirebilmemiz için karşılamamız gereken fizyolojik, psikolojik ve sosyolojik ihtiyaçlarımız vardır. Bu ihtiyaçlarımız karşılanmadığı takdirde varlığımızı devam ettirebilmemiz mümkün değildir. Nedir bu ihtiyaçlar? Yemek, içmek, barınmak, örtünmek vb. ihtiyaçlar. Psikolojik ihtiyaçlarımız da takdir edilmek, sevilmek, onaylanmak, kabul görmek. Sosyal ihtiyaçlarımız, insanlarla etkileşim içinde olmak, saygı görmek vb.

Bu ihtiyaçların karşılanmaması kişide hemostasis olarak tabir ettiğimiz o kararlılık halini, denge halini bozar. O denge halinin bozulmasını istemiyor.

O iç dengenin sağlanmasından birinci dereceden mesul olan yapı bu amigdaladır. Ona yönelik herhangi bir tehdit söz konusu olduğunda amigdala devreye girer. Diğer bir deyişle strese gireriz. Kimyamız değişir, halimiz değişir, kişiliğimizin işleyişi değişir.

Acaba amigdalamız varlığımızı tehdit eden saldırılara mı daha duyarlı? Yoksa varlığımızı devam ettirebilmemiz için gerekli ihtiyaçlarımızı karşılamamız hususunda mı daha duyarlı? Eğer amigdalamız gerekli ihtiyaçlarımızın karşılanması daha önemliyse, hazza ulaşmamız daha öncelikli ise buna biz yakınlaşmacı kişilik yapısı diyoruz. Hayır, acıdan kaçınmak daha belirleyici ise amigdala bu konuda daha duyarlı ise buna da kaçınmacı kişilik yapısı diyoruz.

Karar verme sürecinde karar verme mekanizması korktestir. Beynimizdeki var olan nöronların 3/2 si’burada bulunur. Düşünceler burada oluşur, kararlar burada alınır.

Korteksimizin ideal karar verebilecek seviyeye gelmesi için ortalama 6 saniyeye ihtiyaç vardır. Korteks kişiden kişiye değişmekle beraber ortalama 6. saniyede verir kararları.

Duygularımız ise ‘subkorteks’te yani alt beyinde oluşuyor. Duygularımız ise ortalama 1 saniyede ortaya çıkıyor. Duygularımız düşüncelerimizden daha önce oluşuyor.

Duyguların oluşumunda son derece önemli olan yapı limbik sistemdir. Bir karar verme ile karşı karşıya geldiğimizde, amigdalamız durumu değerlendiriyor ve kararlarımıza etki ediyor.

 

Şimdi dönüp kendimize bir bakalım. Hayatta verdiğimiz kararlar daha ziyade bir şeyleri elde etmeye mi yönelik? Yoksa korktuğumuz, kaçındığımız bir şeylerden uzaklaşmaya, onlardan kendimizi güvene almaya mı yönelik? Yani sopa mı bizim dikkatimizi daha çok çekiyor, yoksa hediye mi? Ödül mü bizim için daha önemli, yoksa ceza mı daha belirleyici? Cenneti mi daha çok arzuluyoruz, yoksa cehennemden mi korkuyoruz?

 

Peki, bunlardan hangisi daha iyi? Elbette her konuda olduğu gibi bu konuda da orta yol, itidaldir asıl olan. Yani, korku ile ümit arasında olmak. Bir yandan bir şeyleri istiyor, arzuluyor iken, söz konusu olabilecek riskleri göz önünde bulundurmalıyız. Eğer bir kişide var olan bu özellikler aşırıya gittiğinde kişi hayatı siyah-beyaz olarak görmeye başlıyor. Ve kişi bir şeyi çok arzuluyor ise, yani yakınlaşmacı kişilik özelliği kişide çok ileri boyutlara ulaşmış ise o kişi elde etmek istediği şeye ulaşma sürecinde, karşılaşabileceği olası sorunları, tehlikeleri, riskleri göz ardı eder. Artık düşündüğü tek bir şey vardır o da ödüle ulaşmaktır. Ödüle ulaşma sürecindeki tehlikeleri, riskleri göz önüne almaz. Ödüle ulaşır. Fakat ödüle ulaşma sürecindeki kayıpları o kadar fazladır ki elde ettiği ödül, kayıplarını karşılamaya bile yetmez. Yakınlaşmacı özelliği aşırıya gitmişse böyle bir problem oluşur.

 

Benzer bir durum uzaklaşmacı yönleri aşırıya gitmiş kişiler için de geçerlidir. Kişi için tek önem verdiği bir husus vardır; kendisi için sorun oluşturabilecek durumlardan uzak durmak. Tek belirleyici budur. Diğer bir deyişle o insanın hayatına korku hükmeder. Öncelikli olan korktuğu, çekindiği durumlardan uzak kalmaktır ve bu süreçte elde edebileceği birçok kazanımdan yoksun kalır, risk alamaz. Kendisi için güvenli bir alana kendini hapis eder. Dolayısıyla biz her iki kişilik özelliğinin dengede olmasını öngörüyoruz. İtidal, orta yol budur.

 

Bunlar hiçbir zaman eşit olmaz. Neden? Bunlardan hangisinin daha belirleyici olduğunu biz belirlemiyoruz, bunu belirleyen genetik yapımız. Buna bağlı olarak anne-baba tutumları, yaşantılar, öğretmen, arkadaş, mahalle gibi çevresel koşullar ve hayatın belli bir aşamasından sonra artık bizim yapmış olduğumuz tercihler hangisinin daha baskın daha belirleyici olacağında etkindir.

 

Bir yönümüz ağır bassa bile diğer yönümüzü de göz ardı etmemeliyiz işte o zaman daha sağlıklı, daha fabrika ayarlarında bir kişilik ortaya çıkıyor. İnsanın kendini tanıması bu yüzden önemlidir. Aksi takdirde bilmediğimiz bir şeyi yönetemiyoruz. Eğer yakınlaşmacı bir halimiz varsa ve bu aşırıya gitmişse, bu o zaman karar alma süreçlerine yansıyor. Biz esasında hayatın içerisinde elde edebileceğimiz birçok kazanımdan mahrum kalıyoruz. Birçok fırsatı barındırdığı risklerden dolayı elimizin tersiyle itiyoruz. Ondan sonra da diyoruz ki; bende bir kısmetsizlik var, bir nasipsizlik var, işlerim bir türlü yolunda gitmiyor neden böyle?

Neden mi?

Sorunu ve çözümü içeride aramalıyız. Hayatın içerisinde bir sorunla karşı karşıya kaldığımızda, o sorunun öncelikli olarak bizdeki kaynaklarını tespit etmeliyiz. Kesinlikle öncelikli olarak bizden kaynaklıdır.

Çevresel faktörlerin hiç mi etkisi yok?

Elbette ki etkisi var. Öncelikli olarak bizden kaynaklı faktörleri tespit edeceğiz, sonra da o çevresel faktörleri tespit edeceğiz. Ancak ondan sonra o düzeltmeyi yapıp, yolumuza daha sağlıklı devam edebiliriz. Yoksa o kaçınmacı kişiliğimizin baskın olması, yakınlaşmacı kişiliğimizin zayıflaması sebebiyle hep geri durma gibi bir durum ortaya çıkar.