Çocuklar dünyaya geldiklerinde hiç bir şey bilmiyorlar. Ne kendilerini tanıyorlar ne de hayatı. Oyunun kurallarını bizim nezdimizde öğreniyorlar. Kendilerinde yine aynı şekilde bizim yanımızda tanışıyorlar. Anne ve baba olarak bizim görevimiz, gerek çocuklarına gerek kendilerini en iyi şekilde tanımlamalarını sağlamak gerekse de hayatı gerektiği gibi anlamalarını doğru bir şekilde anlamalarını sağlamak. Bu çok önemli bir konu. Hayat adını verdiğimiz o zorlu müsabakada, çocuklarımızı en fazla engelleyen faktörler dış dünyaya ait hayatın içinde karşılaştığı engeller değil, çocuklarınız daha ziyade iç dünyalarındaki o engellerle baş etmek zorunda kalıyorlar. Bu engellerde daha ziyade bizim yanımızda onlar bizim nezaretimizde olduğu evrelerde iç dünyalarında farkında olarak ya da olmayarak oluşturduğumuz o engeller. Bu duygusal engellerden en önemlisi de korku. Duygusal engeller var, düşünsel engeller var, yanlış davranışlar var, bizim onlara aktardığımız. Bizim yanımızdayken oturup şekillenmiş ve bunlar hayatlarının daha sonraki evrelerinde hep engelleyici bir unsur.

Çocuğun bir yetişkin olduğunda onu olumsuz yönde etkileyecek sorunların üstüne gidip o sorunları çözmesini, fırsatların üzerine gidip o fırsatları değerlendirmesini engelleyecek önemli bir duygusal engel olan korku duygusu hakkında bir tartışma var. Acaba çocuklar doğuştan korku duygusuyla mı doğuyorlar yoksa bu duygu hayatın daha sonraki evrelerinde çevreden mi öğreniliyor? Aslında her ikisi de değil. Bizim cevabımız biraz daha orta yol. Çocuk doğuştan o korku duygusuna belli ölçüde sahip oluyor ama korkak doğmuyor. Onun beyninde bu duygu tanımlı. Bazı temel duygular vardır doğuştan çocuğun beyninde tanımlıdır. Zaman içinde bu ana duygular yaşanan deneyimlere bağlı olarak şekillenir. Bu duygulardan bazıları negatif bazıları ise pozitiftir. Ya da bazıları acıdır bazıları ise tatlıdır. Negatiftir derken kötü duygu yoktur aslında. O olumsuz, acı duyguların varlığının da bir sebebi vardır. Çocuk korkar ve bu duygunun varlığından dolayı bir kaçınma tepkisi oluşturur. Dolayısıyla o korku zarar görebileceği durumlara girmesini engeller. Duygu acıdır ama işe yarar. Aynen tuz gibi. Az olduğu zaman tatlandırıcı etkisi vardır. Lakin eğer olması gerektiğinden fazlaysa o yemeği yenilmez hale getirir. Biz duyguları iyi yada kötü duygular olarak değil, acı ve tatlı duygular olarak ayırma eğilimindeyiz. Çünkü acı duyguların da bir fonksiyonu, işlevi var. O fonksiyon, o işlev eğer o duygular olmasaydı gerçekleşmez ve o duyguların yokluğunda çocuğumuz ciddi anlamda problemler yaşayabilirdi.

Çocuk dünyaya geldiğinde o korku duygusu beyinde tanımlanmış olduğu halde gelmiştir. Çocuk korkunun ne olduğunu bilir. Bir tohum gibidir. Lakin bu tohumun filizlenip, dallanıp budaklanmayacağı, o çocuğun içine yerleşip, kökleşip kökleşmeyeceği daha ziyade anne ve babanın davranışlarına bağlıdır. Eğer anne ve baba o korku duygusunun tohumunu büyütecek, onun iç dünyasında filizlenmesine neden olabilecek korkutucu davranışlar içerisindeyse, anne ve babanın bu yaklaşımı ve çocuğun hayata hazırlık evresindeki yaşadığı korkutucu deneyimler ve neticesinde hissettiği o duygu, o korku duygusuna iç dünyasında büyümesine ve bir zehirli sarmaşık misali onun kişiliğini sarıp sarmalamasına neden olur. Çocuk hayatının daha sonraki evrelerinde o duyguyu hep içinde hisseder. Bu duyguyu belli bir eşiğin üzerinde sürekli olarak ince bir sızı misali iç dünyasında hissetmesi onu engeller. Onda kaçınma tepkisine yol açar. Dolayısıyla çocuk sorunlarla karşılaştığında onların üzerine gidip çözümler üretip, o çözümleri hayata geçirmek yerine, geri çekilme tepkisini takip eder. Bu da onun hayatında bazı sorunların çözümsüz kalmasına ve bazı sorunların değerlendirilememesine neden olur. Anne ve baba olarak yemeği yaparken nasıl ki tarife riayet ediyor ve malzemeyi tarifin öngördüğü şekilde kullanıyorsak, aynı şekilde çocuğumuzun hayata hazırlama sürecinde de öngörülen tarife riayet etmek ve duyguları olması gerektiği şekilde kullanmak durumundayız.