Ne yazık ki, çocukluktan itibaren fıtratımız bize gerektiği gibi tanıtılmıyor. Uzay, galaksileri, kurbağaların sindirim sistemini, solucanların üreme sistemlerini öğreniyoruz ama insanın kendisini tanımasına yönelik bir ders yok.

Ne hayat bilgisi içerisinde, ne sosyal bilgiler dersi içerisinde, ne fizikte ne kimyada yok.

Halbuki Yunus Emre ne diyor? “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir”. İnsanın kendini tanıyamadığı halde, hayatı anlamlandırabilmesi, mevcudat ile, kainat ile sağlıklı iletişim kurabilmesi mümkün mü? Kendisiyle sağlıklı iletişim kuramamış, kendisini tanıyamamış bir insanın başkalarıyla sağlıklı iletişim kurması mümkün mü?

Ben Milli Eğitim Bakanlığı’na seslenmek istiyorum. “Lütfen çocuklarımızın kendilerini tanıyacakları dersleri müfredata yerleştirelim.”

Anne ve babalara bakıyoruz; genelde anne ve babaların kafasında belli bir model var. Daha ziyade ilk çocuklar bunların kurbanı oluyorlar maalesef.

“Ben çocuğumu akıllı, edepli, vefalı, vatanına milletine saygılı birey olarak yetiştireceğim.

Benim çocuğum esnaf çocuğu, esnaf çocuğu dediğin biraz yırtık olur, girişken olur benim çocuğum öyle olacak vb.”

Her yiğidin gönlünde bir aslan yatar derler ya, o hesap.

Ve sonra anne ve baba bu hayalleri hayata geçirmeye çalışıyor. Çocuğuyla ilgili planlarını, hedeflerini realize etmeye çalışıyor.

Ama tabi şunu unutuyor. O çocukla ilgili hedefleri olan, planları olan biri daha var…..

Kim?

Kim olacak. Onu yaratan. Onu yokluktan varlık âlemine çıkartan. Onu fizyolojik ve psikolojik özelliklerle donatan. Ona bir yol, bir kader tayin eden. Hayatına nerede ve nasıl bir kişi olarak başlayacağını tayin eden. Hayatının nerede, ne zaman ve ne şekilde biteceğini zamanlayan Mevla tabii ki.

Anne ve baba olarak Mevla’nın bizim çocuğumuz üzerindeki hedefleri ve planları neler, bunları dikkate almaksızın kendi hedeflerimizin peşine düşmek, planlar yapmak hariçten gazel okumak demektir.

Yanlış hesap Bağdat’tan döner. İşte ondan dolayı evdeki hesap çarşıya uymuyor.

E peki Mevla’nın bizim çocuklarımızla ilgili planlarının, hedeflerinin neler olduğunu bizler nereden bileceğiz? Açıp da Levhi Mahfuz’a mı bakacağız?

Levhi Mahfuz’a bakmamıza gerek yok ki. Çocuğumuza bakmamıza gerek var. Çocuğunuza şöyle bir bakın.

O çocuk daha küçük yaşlardan itibaren tercihlerde bulunmaya başlıyor.

Nasıl ki arıya bal yapmak ilham edilmişse, insana da hayatın içerisinde tevdi edilmiş vazifeler ilham edilmiştir.

Nasıl ilham ediliyor? O vazifeyi ifa edebilecek özellikler ona verilmiştir, o özellikler ile donatılmıştır.

Dolayısıyla anne ve babanın çocuğuna dönüp onu tanıması, onu anlaması, Mevla’nın onun ile ilgili hedeflerinin planlarının neler olduğunu tespit edebilmesi ve kendi planlarını Mevla’nın planlarıyla eşgüdümlü hale getirebilmesi açısından ve fıtrata uygun bir yaklaşım sergilenmesi için son derece önemlidir.

Aksi takdirde fıtrata yönelik müdahaleler başlıyor.

Çocuk hareketli, konuşkan, meraklı, hırçın, yırtık. Ya hocam bu çocuk nerden böyle oldu... Ben böyle değilim, biz böyle değiliz.

Her çocuğun parmak izi gibi kendine özgü olduğunu göz ardı ediyoruz.

Anne ve babanın her şeyden önce çocuğunu tanıması gerekiyor. Tabii hayalleri olabilir, planları olabilir. Buna biz bir şey demiyoruz. Bu kötü bir şey değil. Fakat onları hayata geçirmeden önce gerçeklerini de göz önünde bulunduracak.

Bir pazar alış verişi yaparken bile birçok değişkeni göz önünde bulundururken çocuklarımızla ilgili planlar yaparken, onlara yaklaşımımızı belirlerken herhangi bir değişkeni dikkate almıyor olmamız çok sağlıklı bir yaklaşım olmasa gerek.

Öncelikli olarak çocuğumuzu tanımaya, bir anlamaya çalışacağız. Zaten anne ve babanın öncelikli görevi onların fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamak değil midir?

Psikolojik gelişim de daha ziyade genler vesilesiyle gelişiyor.

Bu konuda yapılmış çok fazla araştırma var. Özellikle de tek yumurta ikizleri üzerinde yapılmış bir araştırma var.

Almanya da İkinci Dünya Savaşı öncesinde tek yumurta ikizleri birbirlerinden ayrılıyorlar.

Bir tanesi Yahudi bir aileye veriliyor.

Diğeri ise Nazi eğilimleri olan Katolik bir ailede kalıyor.

Aradan yıllar geçiyor. Bir tanesi Almanya’da kalıyor, diğer aile Amerika’ya taşınıyor.

Yıllar sonra karşılaşıyorlar ve birbirlerinin varlıklarından haberdar değiller. Birbirlerini tanımıyorlar ve bilmiyorlar. Tanıştıklarında her ikisinin de üzerinde mavi bir gömlek, lacivert bir ceket, ellerinde şekersiz birer kahve.

Her ikisinin de kapalı ortamlarda, asansör gibi yerlerde hapşırıldığında insanları korkutma gibi sıra dışı özellikleri de var.

Bu nedir? Bunu nasıl izah edersiniz?

Bu literatüre geçmiş bir çalışmadır.

Bu, genleri gösteriyor. Peki bunlar aynı ailede büyüselerdi bu kadar yakın olabilirler miydi?

Olmayabilirlerdi.

Niye?

Bunu bilemiyoruz.

Fakat farklı ailelerde yetişmelerine rağmen gömlek tercihlerine kadar müthiş bir benzerlik söz konusudur.